Aylık arşivler: Mart 2015

MELAMİYYE MEZHEBİ

Bir tarikat adı. Melâmet, sözlükte kınamak, ayıplamak ve sitem etmek manalarına gelir. Melâmîlik yoluna bağlanan kimseye de “Melâmî” denir.
Melâmîliğin bir tarikat olduğunu söyleyenler yanında; kuralları belli bir tarikat olmadığını, her türlü gösterişten ve dünya kaygısından uzak kalmayı benimseyenlerin genel adı olduğunu ileri sürenler de vardır. Melâmîliğin bir tarikat olmadığı düşüncesi, kurucusunun ve kuruluş tarihinin bilinmediğinden dolayıdır. Birinci dönem Melâmîlik, “Melâmetiye” adıyla tanınır. İlk defa Nişabur’da hicrî III. asrın başlarında Ebu Salih Hamdun b. Ahmet b. Ammâr el-Kassâr, Melâmîliğin yayılmasında büyük rol oynamıştır. Melâmîlik, Hamdun Kassar’dan önce varsa da, bir tarikat haline onun zamanında gelmiştir.
Melâmîlikte Muhyiddin İbnü-l Arabî’nin “Vahdet-i vücud” görüşünün derin etkisi vardır. Melâmîler kaçınılması mümkün olmayan cemaatle namaz dışındaki ibadetlerini ve Allah’a yakınlıkla ilgili hallerini halktan gizlerler. Bunları açığa çıkarırlarsa kendilerini kınarlar. Gerçek durumlarını sezdirmemek için halk içinde sıradan bir insan gibi giyinip kendilerini belli etmeden yaşamaya çalışırlar. Görünüş ve gösterişe değer vermezler. İnsanlara yalnız kötü taraflarını gösterip iyiliklerini gizlemede çok ileri gittiklerinden, çevresindekiler onları kusurlu kimseler sanarak ayıplar ve kınarlar. En hoşlanmadıkları şey, kibir ve gösteriştir. Bu kötü huylardan korunmak, Melâmîlikte bir kuraldır. Özel giysileri ve tekkeleri yoktur. Melâmîler kimseye dertlerini açmazlar.
Çünkü kula ihtiyacı bildirmek, muhtaçtan yardım istemektir. Bu sebeple ihtiyacı Allah’tan dilemek ve Peygamber’in yolundan gitmek, kulluğun iki esasıdır. Birbirlerinin yardımına koşarlar. Bu konuda Hamdun Kassar; “Mümin, kardeşi için gece kandil, gündüz asa olmalıdır” der.
Melâmîlik başta Mevlevîlik olmak üzere IV. asrın sonlarında oluşmaya başlayan, V. ve VI. asırlarda gelişen tarikatları etkilemiş, birçok bâtınî mezhep ve mesleklerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.
Melâmîlik tarihi bakımından üç devreye ayrılır.
1. Devre: Kassariye Melâmîliği. Hamdun Kassar’a ait olan ve Melâmetiyye denen ilk devre melâmîliği. Hicri III. yüzyılda Nişabur’da ortaya çıkmıştır.
2. Devre: Bayramiyye Melâmîliği. İlk devre melâmîliği zamanla bâtınî grupların Melâmîliğe girmesiyle asıl sağlığını kaybetmiştir. Bunun yerini, hicri IX. asırda Bolu Göynük’de Hacı Bayram Veli ile ortaya çıkan ve ilk Melâmîlerin bütün özelliklerini taşıyan Bayramî Melâmîliği almıştır. Anadolu’da Melâmîliğin yayılması, Hacı Bayram Velî vasıtasıyla olmuştur.
3. Devre: Nuriyye Melâmîliği. Seyyid Muhammed Nur el-Arabî’ye ait olan bu kol, hicri XIII. asırda Üsküp’te ortaya çıkmıştır.
Abdüsselam ARI

MÜŞEBBİHE MEZHEBİ

Allah’ı yaratıklarına benzeten fırkaya verilen isim. Cehm b. Safvan (öl. 128/746) Allah’ın sıfatlarını inkâr edip tatile saptıktan sonra buna bir tepki olarak Allah’ı insanlara benzetme hareketi başlamıştır.

Abdu’l-Kahir el-Bağdadî (öl. 429/1037). Müşebbihe’yi iki kısma ayırır. Biri; Allah’ın zatını O’nun dışındakilere benzetmiştir. Öteki ise; O’nun sıfatlarını, O’nun dışındakilerinin sıfatlarına benzetmiştir (el-Bağdadî, el-Farku Beyne’l-Fırak, Beyrut (t.y.), s. 225). Allah’ın zatını insanlara benzetenler, Şia’nın gulat fırkalarıdır. Bunlardan Abdullah b. Sebe’ Hz. Ali’yi ilâh olarak vasıflandırmıştır. Müşebbihe’nin bir çok fırkaları vardır. En meşhurları ise, Hişâmiyye fırkasıdır. Müşebbihe denildiğinde ilk akla gelen bu fırkadır. Bu fırkanın ilk kurucusu Hişâm b. el-Hakem’dir. Daha sonra gelen Hişâm b. Sâlim el-Cevâlikî de aynı yolu izlemiştir. Her iki Hişâm da Gulât-ı Şiâ’dandır (Şehristânî, el-Milal ve’n-Nihal, Beyrut 1975, II, 21. el-Fisal’in kenarında basılmıştır).
Hişâm b. el-Hakem, Mutezilî Ebu’l-Hüzeyl ile aralarında geçen bir tartışmada Allah’ın cisim olup boyutlarının bulunduğunu, boyunun kendi karışıyla yedi karış olduğunu iddia etmiştir (Şehristânî, a.g.e., II, 21).
Gulat-ı Şiâ’dan olan Hişâm, Peygamber(s.a.s.)’in “Kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır” “Senin benim yanımda durumun, Hârun’un Mûsâ’nın yanındaki durumu gibidir. Ne var ki benden sonra peygamber yoktur”. “Ben ilim şehriyim, Ali de onun kapısıdır” gibi sözleriyle Hz. Ali’yi kendisinden sonra halife tayin ettiğini iddia etmiştir. Ayrıca Hz. Ali’nin masum olduğunu, yanılma ve bilgisizlikten, gafletten tamamen uzak bulunduğunu ileri sürmüştür (el-Malatî, Ebu’l-Huseyn Muhammed b. Ahmed, et-Tenbih ve’r-Redd alâ Ehli’l-Ehvâi ve’l-Bida ; Beyrut 1968, s. 25).
Allah’ın sıfatlarını insanların sıfatlarına benzetenler ise, Mutezile’den Basralı ekolden bazı kimselerdir ki bunlar, Allah’ın iradesinin insanların iradesi gibi olduğunu, Allah’ın konuşmasının da insanların konuşması gibi ve aynı nitelikleri taşıdığını söylemişlerdir (el-Bağdâdî, a.g.e., s, 229-230).
Müşebbihe fırkaları genelde gulat-ı şîa denilen aşırı şiîler arasında çıkmıştır.
Bu inanlarıyla Müşebbihe’nin sapık bir fırka olduğu açıktır. Gerçek Müşebbihe Allah’ın zat ya da sıfatlarını yaratıkların zat ve sıfatlarına benzetip bunların aynı niteliklere sahip olduğunu söyleyen fırka olmakla birlikte; bir takım mütâlaalarla ban fırkalar diğerlerini Müşebbihe olmakla şuçlamışlardır. Meselâ, Mutezile, Ehl-; Sünnet mensuplarını âhirette Allah’ın görüleceğini söylemeleri ve Allah’ın sıfatlarını kabul etmeleri sebebiyle Müşebbihe olmakla suçlamışlardır. Onlara göre Allah’ın görüleceğini söylemek, aynı zamanda Allah’ın cisim olduğunu, belli bir mekânda ve belli bir yönde olduğunu söylemekle eş anlamlıdır ve bu sebeple de Allah’ın görüleceğini söyleyenler hem Müşebbihe ve hem de Mücessimedirler (İbnu Ebi’l-Hadîd, Şerhu Nehci’l-Belağe, Beyrut (t.y.), I, 19).
Yine Mutezile’nin etkisinde kalan ban Kelâm ehli ile onlara tabi olanlar, Allah’ın yukarıda olduğunu; arşının üzerinde istivâ ettiğini kabul eden ve nüzûlünün olduğunu söyleyenleri “teşbih” ile itham etmişlerdir. Meselâ, Zahid el-Kevserî, bu tür endişelerle İbnu Kuteybe ve bemerlerini Müşebbihe olmakla suçlamıştır (Zahid el-Kevserî’nin tahkik ettiği el-Malatî’nin a.g.e., s. 75’te 1 nolu dipnot, s. 97’de 2 nolu dipnot, s. 113’te 2 nolu dipnot). Yine Fahruddin er-Râzî (öl. 606 h.) Kur’ân’da Allah hakkında kullanılan yed, vech gibi haberî sıfatlarını te’vil etmemenin kişiyi Mücessime’ye sürükleyeceğini söylemektedir (Râzî, Esasu’t-Takdîs, Mısır 1935, s.172-173). Oysa Selef-i Salihin’in bu sıfatları te’vil etmedikleri bir vakıadır.
Bu nedenle teşbih ile itham edilen kişilerin gerçekten Müşebbihe olup olmadıklarını iyi tahkik etmek gerekir.
Yüce Allah, kendisine benzer hiç bir şeyin olamayacağını Kur’ân’da ifade etmektedir: “O’na benzer hiç bir şey yoktur. O, işitendir, görendir” (eş-Şûrâ, 42/11). Yaratıklarından hiç bir şey O’na benzemez. O da yaratıklarına benzemez. Allah’ın zatı yaratıklarına benzemediği gibi, sıfatları da yaratıklarına benzemez. Allah, hayat, ilim, kudret, semi’, basar vs. gibi subûtî sıfatlarla muttasıftır. İnsanlarda da hayat, ilim, kudret, semi’ ve basar gibi sıfatlar vardır. Ancak Allah’ın sıfatlarıyla insanların sıfatları arasında sadece isimlendirme yönüyle bir benzerlik vardır. Mahiyet açısından bir benzerlik asla söz konusu değildir. Allah’ın hayatı vardır ama bizim hayatımıza benzemez; kudreti vardır ama bizim kudretimize benzemez; ilmi vardır ama bizim ilmimize benzemez. O’nun sıfatlarında kemal vardır; bizim sıfatlarımızda yoktur. O’nun sıfatları ezelî ve ebedîdir; ama bizim sıfatlarımız böyle değildir. O’nun sıfatları için bir sınır sözkonusu değildir; ama bizim sıfatlarımız sınırlıdır.
M. Sait ŞİMŞEK