Aylık arşivler: Temmuz 2008

SÜRDÜRÜLEBİLİR VE EKOLOJİK TARIM DERNEĞİ

Sürdürülebilir tarım, genetik çeşitlilik, toprak, su, güneş gibi tarımsal üretim kaynaklarının kullanımı ve çiftçilerin ekonomik olarak tarımsal işletmesini devam ettirebileceği bir tarım tekniğidir
Ülkemizde endüstriyel alandaki gelişmelere bağlı olarak, hızlı nüfus artışı ve kentleşme sonucu katı, sıvı ve gaz halinde oluşan sanayi ve evsel atıkları toprak, su ve hava gibi çevrenin temel unsurlarının kirlenmesine neden olmaktadır. Doğayı ve doğadaki tüm canlıların geleceğini tehdit eden bu zararlı etkiler tarım yapılan alanlara da sıçramıştır. Ayrıca bitkisel üretimdeki teknolojik gelişmelere paralel olarak tarım topraklarına aşırı gübreleme ve ilaçlama yapılmaktadır. Ancak verimliliği artırmak için yoğun olarak kullanılan bu kimyasallar toprak kirliliğine neden olmaktadır. Çevre kirliliğini önlemek ve tarım topraklarının verimliğini korumak için tüm Dünyada bu konu ile ilgili çevreler, çevre dostu tarım sistemlerinin geliştirilmesi için çalışmaktadırlar. Bu amaçla geleneksel tarım sistemlerine alternatif olarak toprak ve ekosisteme olumsuz etkileri olmayan sürdürülebilir ve ekolojik tarım gibi üretim sistemleri üzerinde yoğun çalışmalar yapılmaktadır. Ülkemizde tarımsal üretimin sürdürülebilirliğini sağlamak, çiftçilerimizi yeni bilgi ve teknolojilerle mutlaka desteklenmesi gerekmektedir.
Tarımda sürdürebilirlik hareket eden bir hedef gibidir. Tarımsal üretim arazide biyolojik, fiziksel, kimyasal etkilerin altında yapılmakta ve tarımla uğraşanlar da sürekli değişen ekonomik, sosyal ve politik koşulların bulunduğu bir çevrede yaşamaktadırlar. Gerçekte sürdürülebilir tarım sistemleri tarladan tarlaya ve bir mevsimden diğerine farklılık göstermektedir.
Sürdürülebilir ve Ekolojik Tarım Derneği
İşte yukarıda sözü edilen gerçeklerden yola çıkarak, geleceğe dönük olarak tarımsal üretim planlamalarında çevre dostu olan sürdürebilir tarım sistemleri üzerinde durulması, bilimsel araştırma ve uygulamalar sonucu elde edilen yeni bilgi ve bulguların, pratikte üreticiler tarafından uygulanabilirlik, sürdürülebilirlik prensipleri çerçevesinde uygulamaya aktarılması olanaklarının ortaya konulması noktasından hareketle Sürdürülebilir ve Ekolojik Tarım Der.(1995) kurulmuştur.
Sürdürülebilir ve Ekolojik Tarım Derneği, tarım alanlarında yenilenebilir enerji kaynakları ve dönüştürülebilir tarımsal girdi kullanımıyla çevre dostu tekniklerle, temiz ve sağlıklı tarımsal ürün üretimini sağlayan eğitim çalışmalarını yaklaşık yirmi bin hektar alan ve iki yüz kırk üç işletmede on yıldan beri uygulamaktadır.
Derneğin temel amacı:

Ülkemizde çevre dostu tarımı teşvik etmek amacıyla üreticileri sürdürülebilir tarım konusunda eğitmek, bilinçlendirmek ve üretim yaparken çevreye zarar vermeyen yöntemleri kullanmasını ve tüketecilere zarar vermeyecek üretim yapmasını sağlamak. Bu amaçları doğrultusunda eğitim ve danışmanlık çalışmaları yapmaktır.
Dernek kısıtlı olanakları nedeniyle bu çalışmalarını, görüntüleme ve yayma hizmetlerini yerine getirmekte zorlanmaktadır.
Derneğin amaçları aşağıda verilmiştir.
a-Türkiye’de sürdürülebilir tarım ve hayvancılık ve üretim tekniklerini yaymak, yaygınlaştırmak ve kalkınmaya katkı sağlamak,
b-Tarımsal üretim sürecinde çevreyi korumak ve ekolojik (organik tarımı) Türkiye’de yaygınlaştırmak, İTU (İyi Tarım Uygulamaları) nı, hayata geçirmek, Gıda Güvenliği konularında İSO 22000,HCCP ve ISO 9001, Kalite yönetim Sistemi konularında eğitim çalışmalarında bulunmak ve bu konularda belgelendirme çalışmaları yapmak, sertifika vermek ve sürdürülebilirliğini sağlamak , bu konularda ilgili lâboratuarlar, atölyeler ve tesisler kurmak ve kurdurmak. Sertifikalı tohum, fide ve fidan, organik gübre ve biyolojik mücadele ürünlerinin imal, üretim, ithal ve dağıtımını yapmak.
c-AB uyum sürecinde ITU (İyi Tarım Uygulamaları); Tarımsal mekanizasyon, modernizasyon ve Tarım Teknikleri alanında teşvik, eğitim ve uygulama/danışmanlık hizmetlerini yerine getirmek ve gerekli teşebbüsleri yapmak.
d-Küçük çiftçi, üretici ve tüketicilerin ortak problemleri için rasyonel çözümler üretmek, uygulamak ve uygulatmak. 5253 Sayılı Kanunun 10 uncu maddesinde tanımlanan ve 5072 Sayılı Kanunla öngörülen kurum ve kuruluşlardan gerektiğinde yardım almak, iştirak ve işbirliğinde bulunmak, ortak projeler oluşturmak; Ayrıca, Vakıf, Kooperatif, ortaklık, üretim ve pazarlama organizasyonları, sosyal amaçlı ürün temin, tanıtım ve dağıtım kulüpleri, marketler kurulmasını sağlamak. Kurulu olanlara katılmak, gerektiğinde teşebbüs halindeki benzer kuruluşlarda “kurucu” sıfatıyla yer almak.
e-Tarımsal üretim, hasat, toplama, nakil-taşıma, depolama, muhafaza, ambalajlama ve değerlendirme sürecinde gerekli hizmetlerin yerine getirilmesini temin etmek ve/veya teşebbüslerde bulunmak,
f-Kamu kurum ve kuruluşlarınca, Uluslararası Resmi Kurum ve Kuruluşlarla hükümet dışı organizasyonların Tarımsal uygulamalara ve çevre korunmasına ilişkin Kredi Teşvik ve Fon’ların destekleme programları çerçevesinde, üyelerin ve Türk çiftçilerinin menfaatlerini kollayıcı şartları yaratmak, yaymak, Federasyon ve Konfederasyon gibi ulusal ve uluslar arası üst ve eş tarım kuruluşları ve organizasyonlara üye olmak ve katılmak.
g-Sivil toplum kuruluşu olarak tarımsal alanda kurulu Ulusal ve Uluslar arası üst Federasyon gibi organizasyonlara katılmak. Kurulu değilse, kurucu sıfatıyla teşebbüslerde bulunmak.
h-Üyelerle ilgili uğraşlar hakkında ortak görüşleri oluşturabilmek ve iletişim yolları bulmak. Süreli veya süresiz yayınlar yapmak.
i-Üyelerinin yiyecek, giyecek gibi zaruri ihtiyaç maddelerini ve diğer mal ve hizmetlerle kısa vadeli kredi ihtiyaçlarını karşılamak için ‘yardımlaşma ve dayanışma amaçlı’ sandık kurmak. Lokal açmak.
j-Üyelerin işletmeleri için muhasebe kayıt program ve metotları geliştirmek, üyeler arasında bilgi alışverişinde bulunmak,
k-Dernek, büro, atölye ve laboratuvarlarda çalışan yönetici, büro personeli ve diğer hizmet görevlilerinin eğitimlerini yapmak ve/veya yaptırmak, bunlardan en verimli şekilde istifade etmenin yollarını araştırmak,
l-Dernek hizmetlerini sürekli geliştirmek, üyeler ile tarım sektörüne faydalı çalışmalar yapmak, Sözleşmeli tarım ürünleri yetiştirmek, üreticileri teşvik ve organize etmek. Bu amaçla teşkil edilecek şirket ve kooperatiflerin kurulmasını desteklemek, teşvik etmek, yardımcı olmak. Bu tür kurum, kuruluş ve organizasyonlara öncülük ve önderlik yapmak.
m-Dernek üyeleri arasında dayanışmayı artırmak ve yeni üyeler kazanmak, hizmetlerini tanıtmak, yaymak amacı ile yemek, gezi, fuar, çay, balo, seminer, panel, konferans gibi toplantılar ve etkinlikler düzenlemek, dernek amaçlarına uygun ulusal ve uluslararası etkinliklere katılmak,
n-Dernek amacına uygun faaliyetleri yürütebilmek için ihtiyaç duyulan taşıt, araç, gereç, eşya, ekipman ve donanımı sağlamak. Bunların temin ve tedariki konusunda ulusal ve uluslar arası özel ve resmi fon, kurum ve kuruluşlar ile yardımlaşma ve dayanışma içinde olmak.
o-Türkiye’de organik Tarım ve İTU Tekniği uygulamaları ile üretilmesi planlanan ürünlere AB ve uluslararası standarda uygun sertifika verilmesini sağlamak, bunun için gerekli izni almak ve uygulamak,
p-Organik tarım ve İTU Yönetmeliğine uygun tesis, laboratuvar kurmak ve işletmek,
r-Üreticilere ve Dernek üyesi çiftçilere Organik Tarım (OT) ve İyi Tarım Uygulamaları (İTU) tekniklerini öğretmek amacı ile kurslar düzenlemek, ders vermek, derslikler kurmak. Okul çağındaki çocuklarının eğitimlerinin geliştirilmesi ve yetiştirilmesi amacı ile kurslar düzenlemek, ders vermek ve derslikler kurmak,
s-Tarımsal ürün sigortalarını yapmak/yaptırmak, yaymak ve sigortacılığı geliştirmek için çalışmalarda bulunmak.
t-Tarımsal Konularda araştırma ve geliştirme (AR-GE) çalışmaları yapmak, yaptırmak, ihtisas komisyonları kurmak,
u-Dernek merkezi haricinde yurt içinde veya yurt dışında temsilcilikler açmak.
ü-Dernek amaç ve faaliyetleri doğrultusunda plâtformlar oluşturmak veya kurulu plâtformlara katılmak.
Dünyada İzlenen Politikalar

Gelişmiş ülkeler sürdürülebilir tarım konusuna 1900’lü yılların başında başlamış, “Uluslararası Sürdürülebilir Tarım Birliği” ve “Uluslararası Organik Ürün Hareketleri Organizasyonu” hareketleri başlamış Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının araya girmesi üzerine bu başlayan hareketler sekteye uğramıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle hareket tekrar başlamıştır. Günümüzde merkezi ABD’de olan “Sürdürülebilir Tarım Birliği (SAA)” ve Merkezi Almanya’da olan “Uluslararası Organik Ürün Hareketleri İzleme Organizasyonu (IFOAM)” tarımsal üretimde Sürdürülebilir Tarım, temiz üretim ve temiz ürün çalışmalarını sivil toplum örgütleri olarak yapmaktadırlar. Türkiye’de 1996 yılında bu konuda çalışmak üzere Uluslararası Statüde kurulmuş olan “Sürdürülebilir Tarım Çiftçi Yardımlaşma Derneği” misyonunu tamamlamış ve 2004 tarinde misyonunu yenilemek üzere kendini fesh etmiş ve hemen akabinde yeni açılımlara olanak verecek şekilde AB sürecini de göz önünde bulundurarak Sürdürülebilir ve Ekolojik Tarım Derneği olarak yeni misyonla hayatını sürdürmektedir.. Derneğimiz, sürüdürlebir ve ekolojik tarım konularında çiftçi ve tüketiciyi bilinçlendirmek amacıyla tüzüğünde belirtilen konularında bilgi üretmekte ve yayım çalışmalarıylada başta üyelerine, çiftçi ve tüketicilere hizmet vermekte olup projeler üretmekte,danışmanlık hizmetleri sunmaktayız..
Türkiye’de İzlenen Politikalar
Türkiye, özellikle 1960 yılından itibaren hızla gelişmekte, sanayileşmekte ve kentleşmektedir. Bu süreç önümüzdeki dönemlerde de hızlanarak devam edecektir. 1992 yılı Haziran ayında Brezilya’ nın Rio de Jeneiro kentinde BM. Çevre ve Gelişme Konferansı yapılmıştır. Konferans sonunda deklere edilen bir eylem planı yani “Gündem 21” ortaya çıkmıştır. DPT Gündem 21 ‘in getirdiği yükümlülüklerden biri olan “Türkiye Gündem 21” Ulusal Çevre Eylem Planı çalışmalarına başlamış ve 1996 yılında çalışma tamamlanarak yayınlanmıştır. Bu çalışmanın akabinde Çevre Bakanlığı tarafından “Türkiye Ulusal Gündem 21 Hazırlanması ve Uygulanması Projesi” hazırlanmıştır.
Bütün bu çalışmalara paralel olarak Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı Türkiye’de üretilen ve AB. Ülkelerine pazarlaması planlanan tarım ürünlerinin sertifikalandırılması için “Organik Yöntemle Üretilmiş Ürün Yönetmeliği”ni Aralık 1994 de Resmi Gazete’ de yayımlanmış ve Ürün Sertifikalama hizmetleri Türk ve Yabancı Ülke Firmalarınca verilmeye başlanmıştır. Daha sonra Tarım Bakanlığınca Aralık 2004 tarihinde Organik Tarım Kanunu ve yönetmeliği Çıkarılmıştır.
Ülkemiz son yıllarda bahçe ürünleri ihracatında özellikle tarımsal ilaç kalıntıları bakımından önemli sorunlar ile karşılaşmaktadır. Bu durum, Türk bahçe ürünlerinin imajını olumsuz bir şekilde etkilemekte ve ülkemizin gelişmiş Avrupa ülkelerine bahçe ürünleri satabilmesini zorlaştırmaktadır. Avrupa Birliği ülkelerindeki büyük perakendeci kuruluşlar (süper ve hipermarketler) kendi toplumlarının sağlıklı tarımsal ürünler tüketimini temin etmek için bu ülkelerde yetiştirilen ve dışarıdan ithal edilen tarımsal ürünlerde aranan minimum standartları yeni bir düzenleme yaparak belirlemişlerdir.
EUREPGAP adı verilen bu protokol Avrupa Gıda Perakendecileri (The Euro Retailer Producer Group) tarafından 1999 yılında hazırlanmıştır. Bu protokol, bugün belli başlı süper ve hipermarket zincirleri tarafından kabul edilmekte ve istenmekte olup yakın gelecekte özellikle Avrupa Birliği ülkelerine ithal edilecek tüm bahçe ürünlerinde uyulması gerekli bir ön koşul haline getirilecektir. Bu protokolün hızlı bir şekilde üreticilerimiz ve ihracatçılarımız tarafından benimsenerek gerekli önlemlerin acilen alınması gerekmektedir.
Bu gelişmelere paralel olarak Tarım Bakanlığınca Eylül 2004 tarihinde çevre insan ve hayvan sağlığına zarar vermeyen bir tarımsal üretimin yapılması, doğal kaynakların korunması, tarımda izlenebilirlik ve sürdürülebilirlik ile gıda güvenliğinin sağlanması amacıyla ‘İyi Tarım Uygulamaları Yönetmeliği yayınlanmıştır.
Türk Standartlar Enstitüsü 1998-1999 yılı iş programına “Ekolojik Yöntemlerle Üretilmiş Tarım Ürünleri Standardı Hazırlanması” etkinliğini koymuş ve bunun için Ekolojik Tarım Ürünleri Hazırlık Standartları Daima Komitesini kurmuştur. Komite çalışmalarına devam etmektedir
.
Derneğin Temel Faaliyetleri
1-Eğitim,Araştırma,Uygulama ve proje Çalışmaları
2-Yayım Çalışmaları ve Danışmanlık,tanıtım ve bilgilendirme
3-İyi Tarım Uygulamaları,Organik Tarım,projeleri ve eğitimleri
4-Çiftçi ve Tüketici Bilinçlendirme toplantıları ve eğitimleri 5-Gıda Güvenliği ve ,Gıda 22000 standardı Çalışmaları
6-Üretici Birliklerinin kurulması ve Yaygınlaştırılması.Projeleri
7-Fuar,Sempozyum, Panel ve Kongreler
8-Ulusal ve uluslar arası çalışmalar ve toplantılar

Prof. Dr. Tayfun ÖZKAYA: “Tarımımız Uluslarüstü Sermayenin Büyük Tehdidi Altındadır…”

STD&USİAD (29.07.2008)

Türkiye tarımının güçlü ve zayıf yanları nelerdir?Kırsal alanda kullanılmayan geniş bir iş gücü söz konusu. Tarımsal araştırıcılar da sayı ve nitelikçe zengin. Su kaynaklarının zenginliği; çok değişik agroekolojik bölgelerin varlığı, çok sayıda ürün yetiştirme olanağı yaratıyor. Bazı bölgelerde endüstriyel girdi kullanımının düşüklüğü, organik ve sürdürülebilir tarım potansiyelini arttırıyor. Ayrıca dünyadaki önemli zengin tüketici kütlelerine yakınlık gibi tüm bu etkenler Türkiye tarımının güçlü yanlarını oluşturuyor.Türkiye tarımının zayıf yanlarını ise; kooperatifçilik başta olmak üzere örgütlenmenin geri oluşu; küçük ve parçalı işletmelerinin çoğunluğu oluşturması; buna karşın başta hayvancılık olmak üzere bazı üretim alanlarında maliyetin yüksek ve verimin düşük olması; Tarım ve Köyişleri Bakanlığı kamu hizmetlerindeki bütçe darlığı; pazarlama sisteminde tekellerin varlığı ve bu tekellerde yabancıların ağırlığının giderek arması olarak sıralayabiliriz.Bugün Türkiye tarımı ne tür fırsatlarla ve tehditlerle karşı karşıya?Türkiye tarımındaki fırsatlar, yakın pazarlara sebze meyve ihracatının artırılabilmesi olanağı; sulanan alanları hızla artırabilecek olmamız; endüstriyel tarımın gelişmediği yerler başta olmak üzere organik ve sürdürülebilir tarım seçeneklerini hızla artırabilecek olmamız; geniş araştırıcı varlığını harekete geçirerek tarım teknolojilerinde hızlı gelişmeleri sağlayabilme kapasitemizdir.Tehditleri şöyle sıralayabiliriz: Küreselleşmenin dayatmaları ile hayvancılık başta bazı üretim dallarının çöküşü; piyasayı çoğu yabancı gıda, tarım ve girdi sanayisi tekellerinin ele geçirmesi; endüstriyel tarımın hakimiyeti ele geçirerek çevreyi ve ürünleri kirletmesi ve çiftçiler ve tüketiciler üzerinde hegemonya oluşturması; orman yangınları, aşırı otlatma vb. yollarla orman ve meralarda tahribat ve erozyonun şiddetlenmesi; tarım topraklarının konut ve sanayi tarafından ele geçirilmesi; kentlere aşırı göçün yoğunlaşması.1999 yılında uygulanmaya başlayan “Tarım Reformu”nun sonuçları ne oldu?1980 sonrası gelişmiş batılı ülkeler büyük miktarlarda stok oluşturdukları tarım ürünlerini ihraç etmek için kendi aralarında rekabet yaptılar; bazen tarım ürünlerini politik silah olarak kullandılar. En sonunda üretimi kısmak ve düşen ihraç fiyatlarından kurtulmak istediler. İşte bu istek Dünya Ticaret Örgütü’nün, IMF’nin ve Dünya Bankası’nın harekete geçmesine yol açtı. Bizim gibi borçlu ülkelere tarım üretimini kısacak tarım politikaları önermeye başladılar. Nitekim Türkiye’de 2000’li yıllardan itibaren adı “Tarım Reformu Uygulama Projesi” olan ancak Tarım Bakanlığı bürokratlarının ve akademisyenlerin İngilizce kısaltması olan ARIP (Agricultural Reform Implementation Project) diye söz ettikleri bir tarım politikası uygulanmaktadır. Bunun asla reform olmayıp temel amacının tarım üretimimizi kısmak olduğu açıktır.Bu projenin dört ayağından biri olan “Doğrudan Gelir Desteği” denilen (Kısaca DGD deniyor) uygulama, üreticiye dekar başına bir ödenti yapılmasını öngörmektedir. Ürünlerin ticaretini yapan dışa bağımlı firmalar bundan çok memnundur çünkü düşük fiyatlardan almak mümkün olmaktadır. Gelişmiş batılı ülkelerdeki tarım tekelleri memnundur, böylelikle bu ürünleri bize ihraç edebilmektedirler. Bunun sonucu ürün fiyatları desteklenmediğinden üretim gerilemektedir. Bu gerilemeyi Dünya Bankası’nın kendi raporları bile kabul etmektedir. Dünya Bankası’nın “Türkiye Tarım Reformu (1999-2002) Sonuçları Değerlendirmesi” adlı raporunda verilen bilgilere göre Türkiye’de 1999-2002 aralığında tarımsal GSMH 27 milyar dolardan 22 milyar dolara düşmüştür ve hektar başına üretim değeri ( dolar olarak) yüzde 28 azalmıştır.Bütün bu sonuçlara rağmen Türkiye’ye nerede ise tek politika olarak DGD’yi dayatan gelişmiş ülkelerin kendileri fiyat desteklemelerine devam etmektedirler. Nitekim ABD sadece pamukta üreticilerine 4 milyar dolar destek yapmaktadır. ABD 1998–2000 ortalaması olarak yılda 50,88 milyar dolar üretici desteği yapmıştır.Dünya Ticaret Örgütü’nün kararları da Türkiye tarafından kabul edildi. Uygulamaya baktığınızda DTÖ kararlarının sonuçları için neler söyleyeceksiniz?Dünya’da ve Türkiye’de kırsal kesim ve tarım; neo-liberalizmin büyük tehdidi altında. Türkiye köylülerinin büyük bir kısmının kentlerde iş bulamayacağı bilindiği halde, tarımı bırakması isteniyor. Buğday, et, süt üreticileri başta olmak üzere birçok köylü, düşük verimler nedeniyle bu tehdidin merkezinde. Dünya’da var olduğu iddia edilen “serbest ticaretin” bütün sorunlarımıza çözüm bulacağı, buğday, et, süt ithal edilerek, meyve, sebze ihraç edilerek küreselleşmeye uyum sağlayabileceğimiz iddia edilmekte.Neo-liberalizm ve şirket küreselleşmesi sadece çiftçileri veya tarım işçilerini değil bütün tüketicileri tehdit etmektedir. Öncelikle gerçekte olmayan “serbest rekabet” değil “besin egemenliği” (food sovereignty) temel ilke kabul edilmelidir. Dünya Bankası veya Avrupa Birliği’nin dayatmaları kabul edilmemeli, her ülkenin -bu arada Türkiye’nin de- tarımsal sistemlerini korumak ve kendi gıda ihtiyacını karşılamak hakkına sahip olduğu kabul edilmelidir. Bu kabul edilmediği, gümrüklerimiz açıldığı takdirde örneğin Doğu Anadolu’da ve Güneydoğu Anadolu’da toprak sahibi olan çiftçiler AB rekabeti ile hayvan besleyemez, buğday üretemez hale geleceklerdir. Besin egemenliği, içine kapanma, otarşi değildir. Uluslararası ticaret herkese yarar getirecek şekilde yapılmalıdır. Ancak her ülke kendi tarım sistemini yıkımdan koruma hakkına sahip olmalıdır. Besin egemenliği bireylerin, toplulukların ve ülkelerin kendi besinlerini üretebilmeleri ve tarım politikalarını belirleyebilme hakkı olduğunu kabul eden bir düşüncedir. Bu göreli olarak yeni bir kavramdır ve yerel topluluk ve devletlerin işletme ve besin politikaları üzerinde daha çok kontrollerini öngörür. Besin egemenliği kavramı 1996–2002 yılları arasında Dünya Besin Zirvesi’nde aktif olan bazı sivil toplum kuruluşlarının çalışmalarına dayanmaktadır. Kendisini köylü kuruluşlarının uluslararası hareketi olarak tanımlayan Via Campesina dampinglere karşıdır ve Tarımsal Ticaret Enstitüsü gibi ABD merkezli sivil toplum kuruluşları ile birlikte kavramı tarımsal ticaretin liberalleşmesine karşı bir duruş olarak koymuştur. Besin egemenliği küçük ölçekli sürdürülebilir tarımı korumaya olan ihtiyacı vurgular. Bunu ulusal besin pazarlarını; dampingler gibi yolları kullanan adil olmayan ticaretten koruyarak, çiftçilerin toprak ve kredi gibi kaynaklara sahip olmasını geliştirerek, genetik, toprak ve su kaynakları üzerindeki haklarını, şirketlerin haklarına karşı koruyarak yapar.AB ile ilişkilerimizde tarım konusu gündeme getirilmiyor oysa AB üyesi ülkeler arasında da tarım konusu önemli bir yer tutuyor…Avrupa Birliği hem ABD ile yarışan bir bölge gücüdür. Hem de Türkiye’den bölgedeki çıkabilecek çatışmalarda yaralanabilmek amacıyla tamamıyla vazgeçememektedir. Gümrük Birliği ile nerede ise Türkiye’den alabileceğinin azamisini almış bulunan AB Türkiye’nin bu süreç içinde daha birçok ekonomik ve politik tavizler vereceği beklentisi içindedir. Örneğin Türkiye’nin AB’ne katılımına ilişkin olarak AB tarafından hazırlanmış etki raporunda “Orta Doğu’da su, gelecek yıllarda artan bir şekilde stratejik bir konu olacaktır. Türkiye’nin katılımı ile su kaynaklarının ve altyapıların (Fırat ve Dicle su havzalarındaki barajlar ve sulama sistemlerinde, İsrail ve komşu ülkelerde sınır ötesi bir su işbirliği) uluslararası yönetiminin olması Avrupa Birliği için önemli bir konu olacağı beklenmektedir” denmektedir. Bunun işaretleri çoktandır görülmektedir. Sulama sistemlerinin aralarında AB su tekelleri de olmak üzere ulus-aşırı firmalarca ileri de özelleştirilmesi için şimdiden hazırlıklar gözlerden kaçmamaktadır. Sistemi tümüyle krize götürebilecek bir gelişmeyi önleyebilmek amacıyla AB ABD ile çoğu zaman Türkiye’nin aleyhine de işbirliği de yapmaktadır.AB Türkiye’den istekleri şu anda AB’de uygulanan tarım politikasına uyum değil, Türkiye’nin istedikleri gibi bir yapı kazanması için gerekenlerdir. Bu nedenle AB şu andaki büyük ölçüde fiyat desteklerine dayalı politikası yerine IMF önerilerine uymaya devam etmemizi salık vermektedir.Gelişmiş ülkelerde çiftçiliğin nitelik değiştirerek tarımsal faaliyetlerin büyük işletmeler tarafından yürütüldüğünü görüyoruz. Türkiye’nin koşulları büyük tarım işletmeleri için elverişli mi?Son on yıllarda elektronik başta olmak üzere öncü bazı üretim ve hizmet dallarındaki hızlı ve bütün yaşamı etkileyen değişimler bütün dünyada işsizlik oranlarının artmasına yol açmıştır. İşsizlik sorununun zaten hiç gündemden düşmediği ülkemizde bu gelişmeler nedeniyle tarım dışı sektörlerin istihdam yaratma kapasitesi haylice daralmıştır. Tarımdaki fazla nüfusun nereye gönderileceği ciddi bir sorun olmuştur. Geçtiğimiz 50 yıl içinde Batılı ülkeler yoğun emeğe ihtiyaç gösteren sanayileşme ile kırdan kente büyük bir nüfus göçünü gerçekleştirmişler; hatta bu da yetmemiş, Türkiye de dahil gelişmekte olan ülkelerden işgücü talep etmişlerdir. Bütün bu süreç bir daha dönmemek üzere bitmiştir. Bu süreci kaçıran Türkiye’nin, bugünün koşullarında aynı şeyi tekrar etmesi hayli zorlaşmıştır. Kentlerde işsizlik oranları haylice yüksektir. Uzunca bir süre kırdan kente göçeceklerin iş bulması çok zor olacaktır. Kentlerde bir kişiyi istihdam edebilmek için gereken yatırım hacmi hızla yükselmektedir. Kente göçenler için kamunun yapacağı kentsel altyapı yatırımları; buna ek olarak, göçenlerin konut için yapacağı harcamalar da büyük boyutlar tutmaktadır.Uzun dönemde tarımda küçük işletmeleri sayısal olarak aynen koruyan bir politika şüphesiz benimsenemez. Ancak Tayvan gibi bazı ülkelerde de başarılı bir şekilde gerçekleştirildiği gibi toprak reformu, yeni ürünleri geliştirme, kırda tarım dışı işleri geliştirme gibi yollarla küçük işletmeler desteklenerek kırdan göç yavaşlatılabilir, küçük üreticilerin refahı arttırılabilir ve bir süre sonra da gerekli koşullar oluştuğunda küçük işletmeler sayıca azaltılarak daha büyük birimler oluşturulabilir.Tarım kesiminde bireysel üreticilerin yalnızca kendi çabaları ile ve yatırımları ile kırsal kesimin modernleşmesini devam ettirebileceğini düşünmek gerçekçi değildir. Tarımda işletme sayısı çok fazladır ve özellikleri tarım dışı kesimlerden çok farklıdır. Tarımda gelişme büyük ölçüde sulama, toplulaştırma, elektrifikasyon gibi; bireysel işletmenin istese de gerçekleştiremeyeceği kolektif yatırımlara bağlıdır. Bunları hemen her ülkede ancak devlet yapabilir. Türkiye’de son kırk yılda tarımda meydana gelen modernleşme atılımları bu sayede olabilmiştir. Bu çabaların ancak artarak devam etmesi halinde Batılı ülkelerde görüldüğü gibi sermaye/ toprak oranı yükselmiş, olağanüstü verim artışlarını gerçekleştirmiş bir tarımsal yapıya kavuşabileceğiz. İnsanları köylerini terk etmeye zorlamadan ve kentlerde hem kendileri hem de başkaları için dev sorunlar yaratmadan istihdam etmenin yolu tarım dışı işleri kırlarda yaratmaktır. Gelişmekte olan ülkelerde bölüşümü iyileştirecek bir büyüme sürecinin tarım ile sanayii bütünleştirmekle sağlanabileceği, bunun aynı zamanda dış denge, tasarruf, yatırım, istihdam yaratma ve verimlilik açısından da olumlu etkiler yaratabileceği bazı iktisatçılarca ekonometrik modellerle gösterilmiştir. Kırsal sanayinin kurulmasında kooperatifler gene güçlü araçlar olarak kullanılabilirler. Örneğin İsrail Kibbutzlarında gelirin yarıdan çoğu tarım dışı yatırımlardan gelmektedir. Birçok Kibbutzda plastik sanayii, elektrikli aletler sanayii gibi kentlere özgü sayılan dallar bile bulunmaktadır. Kırda sanayi ve hizmetlerin geliştirilmesi ile birlikte insanların yeni meslekler edinebilmeleri için eğitim çalışmaları yoğunlaştırılmalıdır. Ancak, kırda, sanayi ve hizmetleri yaratmadan yapılacak eğitim çalışmalarının en yeteneklilerin kırı terk etmesi sonucunu doğuracağı da unutulmamalıdır.Topraksızlar için kırda tarım dışı işlerin yaratılması özellikle daha büyük bir önem kazanmaktadır. Topraksızların bir bölümü kiralama yoluyla işletme sahibi durumundadırlar. Bunlardan da isteyenlerin toprak sahibi olmaları desteklenmelidir.Belli bir süre sonunda ülke ekonomisi belli bir gelişme düzeyine kavuşup kentlerde ve kırsal alanlarda işsizlik azaltıldığı takdirde çok küçük işletmelerin tasfiye edilerek ortalama işletme büyüklüklerinin arttırılması yönünde ciddi bir politika uygulanabilir.Yapmamız gereken kırın kentlileşmesidir. Türkiye çağdaş, ileri bir tarımsal yapıyı; bugünkü küçük üreticilere ve topraksızlara sırtını dönerek, onları atalet içinde bırakarak gerçekleştiremez.Köylü işletmeleri korunmalıdır. Bu işletmeler tarıma sadece bir kar amacıyla bakmayarak doğanın da koruyucusu olurlar. Avrupa ve ABD’de kırsal alanların boşalması olgusu özlenen bir gelişme değildir.
***
dikkat!.. STD&SAA (Yayınlayan: HAMDİ DAĞ, Başkan)
TOHUM ŞİRKETLERİ TOHUMLARIMIZA GÖZ DİKTİ
Masum görünen bir tohum yarışması… Ve !…
Prof. Dr. Tayfun Özkaya’nın analizi:
Geçen hafta Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesinde ilan panolarında öğrencilere yönelik bir afiş gözüme çarptı. Bir İsrail firması olan Hazera Tohumculuk ve Antalya Akdeniz Üniversitesi Ziraat Fakültesi işbirliği yaparak bir tohumculuk proje yarışması başlatmış. Konu; kaybolmakta olan yerel sebze çeşitlerinin yetiştirilmesi veya özelliklerinin belirlenmesi. Şirket daha önce de öğrencilere yönelik eğitim çalışmaları yapmış. Akdeniz Ziraat Fakültesi’nin dekanı da bunları çeşitli yerlerde açıklıyor. Birinci olana dizüstü bilgisayar verilecek, her fakültenin birincileri ve danışmanı olan hocaları (hocalar da öğrencilerin danışmanı oluyor) Antalya’da beş yıldızlı bir otelde bir hafta ağırlanacak.
Hazera Tohumculuk firması aslen İsrail kökenli. Domates tohumları üzerinde ihtisası var. Hazera İbrani dilinde tohum demekmiş. Bu Hazera şirketi 1998’de Fransız Vilmorin tohum firması ile stratejik bir ortaklık oluşturuyor. Hisselerinin yüzde 12’sini Vilmorin’e veriyor. Vilmorin de aslında piyasanın dev tohum firmalarından Groupe Limagrain’in bir parçası. Limagrain dünyanın dördüncü büyük tohum firması. Yıl 2003 olduğunda Vilmorin’in Hazera’daki payı yüzde 55’e çıkıyor. Hazera’nın genel merkezi İsrail. Ayrıca hatırlayalım; Vilmorin geçenlerde Türkiye’nin büyükçe bir tohum firmasının tamamını satın almıştı.
Olay son derece açıktır. Kimse anlaşılmaz, gizemli komplo teorilerine sapmasın. Ayrıca gene kimse Yahudi düşmanlığından söz etmesin. İşte gerçek ortada. Büyük şirketler düzeyinde ne din, ne milliyet önemli değildir. Fransız, İsrail, Türk şirketleri el ele vermişler. Birbirlerinin hissesini almışlar. Bunların zarar verdikleri, Türk, Fransız, Amerikalı vb. her ulustan ve dinden çiftçilerdir, tüketicilerdir.
Gene kimse bu firmaların yerel çeşitliliği korumak peşinde olduklarını söylemesin. Özel şirketlerin kâr dışında bir şeyi hedeflediklerini düşünenler ya çok saftır ya da bilinçli olarak böyle söylüyordur. Hazera’nın domateste önemli bir payı var. Amacı yerel çeşitlerdeki değerli genleri kendi çeşitlerine katmak. Gördüğümüz kadarı ile bunu bir bilgisayarla ve 20-30 kişinin otel parası ile tereyağından kıl çeker gibi
ucuzca, tehlikesizce ve bir de biyoçeşitliliğimizi koruyormuş gibi görünerek gerçekleştirecekler.
Yarışmanın duyurularında ‘tohum toplanmayacak’ deniyor. Bu, eleştirileri önlemek için düşünülmüş sanırım. Ancak tohum toplamak hemen şart değil. Önemli olan bilgidir. Tohum toplama işi sonra yapılacak olan kolay bir iş olacaktır. Yerel çeşitlerdeki bazı özellikler örneğin bazı hastalıklara dayanıklılık genleri şirketlerin çeşitlerine aktarılınca şirket amacına ulaşmış olacaktır. Şüphesiz bu şirket çeşitlerinin sayısı çok az olacaktır ve bunlar gene de ilaçsız ve gübresiz yetiştirilemeyecektir. Ayrıca UPOV denilen Yeni Bitki Çeşitlerini Koruma Birliğine Türkiye’nin geçenlerde girdiğini hatırlayalım. Genlerimizden yararlanarak geliştirilecek olan şirket tohumlarının bir süre sonra bizim yerli çeşitlerimizden değil, bizim çeşitlerimizin onların çeşitlerinden yararlandığı bile iddia edilebilecektir. Hatta gümrüklerde domateslerimize el konulabilecektir. Çünkü onların çeşitleri patentlenecek veya tohumda geçerli fikri mülkiyet hakları ile korunacaktır. Tohum yasasının yerel tohumları saklanacak ve biyokorsanlığa açık olacak, ancak asla satılamayacak hale getirdiğini tekrar hatırlayalım. Küresel tohum şirketlerinin sevdiği UPOV’u kendi elimizle muhalefetsiz kabul etmiştik. Yerel çeşitlerimizden aktarılan yeni özellikler birkaç yıl sonra hiçbir işe yaramayacaktır. Çünkü şirket çeşitleri biyoçeşitliliğe karşı olmak zorundadır. Az sayıda çeşit, şirketler için kaçınılmazdır. Yoksa kârın en çoğa çıkarılması gerçekleşemez. Biyoçeşitliliğin olmamasının sonucu ise bu şirket çeşitlerinin kısa bir süre içinde hastalık ve zararlılara dayanıksız hale gelmesidir. Şirket çeşitleri ve endüstriyel tarım nedeniyle ABD’de sebze ve meyve çeşitleri yüzde 90’lar düzeyinde yok olmuştur. Gerek ABD gerekse İngiltere’de yapılan araştırmalar şirket tohumlarıyla üretilen sebze ve meyvelerin vitamin, mineral madde gibi antioksidantlar açısından 50 yıl önceki yerel çeşitlerden çok fakir olduğunu göstermektedir.
Ziraat Fakülteleri niye bu işe alet oluyor? Bence ilanlar derhal indirilmeli, destek çekilmelidir. Daha önemlisi artık fakülteler ve Tarım Bakanlığı yerel çeşitleri koruyucu çalışmalara girmeli, katılımcı ıslah denilen köylü ve bilim insanlarının en başından el ele çalıştığı yaklaşımlarla araştırmalara başlamalıdırlar. Katılımcı ıslah dünyada 20 yıldır biliniyor. Bizim küreselci tarım çevrelerine soralım bakalım, katılımcı ıslahı doğru tarif edebilecekler mi?
Yerel çeşitlerin yağmalanmasına son verelim. Sonra çok geç olacak. Ay yıldızlı rozetleri sadece dekor olarak takanlar: Yeni bir sınav önünüzde. Hadi bakalım.
Prof. Dr. Tayfun Özkaya
Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarım Ekonomisi Bölümü